header-photo

yok, olmazdı

hiç görmemiş olmayı isterdim seni.. hiç görmemiş, hiç bilmemiş..
ama seni bilmeden yalnızlığı anlayamazdım ki.bilmeden hissedemezdim ki seni.
ne yokluğunu çekebilirdim derinlerime ne de yokluğuna alışmanın zorluğunu..
yalnızlığı anlayamazdım ki sen olmadan, güçlenemezdim ki..
eskiden sınavdan düşük not alınca kalbim sıkışırdı sanki, mideme de bir haller olurdu.  o notu babama nasıl açıklayacağımı kurar kurar durudum. gerçi söylediğimde hiç savunamazdım kendimi. "ama baba yaa herkes kötü aldı.". bu cümlenin üzerine "en yüksek not kaç" sorusu ya yalana sevk ederdi beni ya da mağlubiyet ağlak ağlak odama yollanmama sebep olurdu.

yani eskiden, yani küçükken biz, en büyük korkum buydu. şimdiki korkularımın yanında bu ne kadar minicik kalıyorsa da; o zamanlar dünyanın en büyük derdi bendeydi o notla, emindim.
şimdi de dertlerim var. ama biliyorum dünyanın en dertlisi değilim. bunu bilsem de öyleymişçesine üzülebiliyorum bazı bazı. demek ki seneler çok da bir şey katmıyor bilinç altımıza.
ayrıca çalışmanın şu ana kadar bana söylettiği en önemli cümle: kısa yoldan nasıl para kazanırım of, böyle hayat mı geçer!
değişik yani. insan senelerdir aynı şeyi yapınca, yapmamaya alışması zormuş. öğrencilik bahsettiğim. sen napıyosun dendiğinde napiyim ben de öğrenciyim işte cevabını karşı taraf çok da kurcalamazdı sanki. he öğrenciymiş derdi. daha masumduk gibi. daha az sorgularlardı. alışamadım hala çalışan insan olmaya falan.

etrafıma bakıyorum da. şimdiyse herkes savruluyor. kimi isteyerek kimi istemeden. kimiyse yerli yerindeyken dahi fikren yok ortalıkta. değişik yani. her şey daha bilinmez. ve bilinmezler hep korkutucudur. biliyorum bu bana has değil. kim karanlıkta yürümeyi aydınlığa tercih eder ki. karanlık çekici olsa da korkutucudur. bilinmezdir çünkü.
ne anlatmaya çalıştığımı bilmiyorum bu yazı ile. öyle yani. ben de savruldum, savruluyorum. kimse de tutmuyor. zaten kimse de bilmiyor.  ve hatta bilmesin de. bilse de yapılacak bir şey yok zaten.

herkes bir yerlerde. herkes kendi halinde. ve en mühimi ise herkes kendi derdinde. zaten kendi derdinden çıkıp senin derdine düşen insanı hiç bırakma. bırakma gerçekten. hiç bırakma.
biz hiç "hiç ayrılmayacağız" sözleri vermedik. ama hiç de ayrılmadık.
biz hiç "sana hiç yalan söylemedim" demedik. söylemişizdir zaten.
ağzımızdan çıkan her "ama sen gerçekten farklısın"  gerçekti.
her "moralim bozuk" o anı durağanlaştırır oldu bizde.
ve her gözler parlayarak anlatılan, bir kutlama sebebiydi.
ey hayatımı güzelleştiren üç insan! lütfen gitmeyin. giderseniz de geri gelin..
bazen anlayamadığım şeyler oluyor. hatta çok sık oluyor anlayamadığım bu şeyler. ben neyi sevip neyi ve kimi istediğimi anlayamazken, birileri çoktan bulmuş ve elde etmiş oluyor. elde etmek derken öyle düşük, bir maddeymişçesine elde etmek değil kast ettiğim. gerçekten karşılıklı sahip olma kavramı. biliyorum. birine sahip olmak da ne diorsunuz. evet böyle düşününce bana da ters. ama böyleleri var. ve mutlular. kıskançlar, sahiplenmiş durumdalar ve mutlular. hem de içten, gerçek. kimseyi umursamıyorlar. belki de en çok bu yüzden mutlular. neyse ana konu: ne yapacağımı ne zaman bildim ki şimdi bileyim?
hep bir senaryo vardı. bazen ezberimde bazen tökezlediğim. hep birileri vardı. bazen sırtım dönük bazense kartlar açıkken dahi tedirgindim. hep o senaryoyu oynadım. sıkılgan fakat rahattım. ne olacağını tahminde zorlanmamak güzelse de bazı bazı içimi sıkardı. senaryonun sonuna geldim. artık belirsizlikler daha çok. sadece oyuncular değil durumlar da kafaları allak bullak eden cinsten şimdi.

yeni sayfalar var evet. ama beyaz mı bulanık mı belirsizlik hep. belirsizlik kendimi bildim bileli rahatsız eder. çünkü böyle öğrendim. ezberlenen kolay değişse de öğrenileni yıkmak güç. şimdi belirsizlikle baş etme vakti. artık senaryo yok. varsa da yırtıp atıldı. artık yollar var. adamlar var. mekanlar var. hepsi iç içe. hepsi birbirinden habersiz. artık düşmeler var. hem de kaldıran olmayacağını bile bile düşmeler. kanamaları görmezden gelmeler var artık. sanki bir film izlermişçesine, sanki camekanın ardındaki bizmişçesine. artık hayat daha acımasız. artık hayat daha bir hayat..

yine mi olmadı

herkes gibiyim, bu kadar farksızlık da zor aslında. keşke daha spesifik özelliklerim olsaydı da biraz ayrılsaydım sürüden. hiç öyle hissetmiyorum, hele ki bu aralar hiç hissedemiyorum. her şey çok aynı, bi de üstüne insanları kolay tükettiğimi görüyorum. bu ne mi demek, öyle işte ne anlıyorsanız o. onlar da beni kolay itiyorlar aslında bir kenara. hepsi değil belki ama çoğu da öyle. hayıflanmaya hakkım yok elbette ben de böyleyim dedim ya. ama keşke böyle olmamayı başarabilsek. çok mutsuzum şu ara. şu an da çok mutsuzum, havada değilmiş keramet demek. havalar açtı hala çok mutsuzum, yerine oturmayan taşlarım var, hem de çok fazlalar. umarım oturtabilirim diyeceğim ama aslında böyle umut dolu cümlelerim yok. söylemem gerekiyormuş gibi hissettim, veda ederken.. alakasız not: kaybedenler kulübü de güzel film ama çok gereksiz misyonlar yüklüyor birçok kişi filme, yapmayın etmeyin, film ennihayetinde. gittim ben.
takım olmak ne güzel şeymiş aslında. birbirinin ardını kollamak, düşmek, kalkmak, ama her seferinde devam etmeye çabalamak, karşı tarafla mücadenin sertliğini unutup maçtan sonra kuzuya dönüşmek, sıkılan eller, edilen teşekkürler, yapılan yorumlar.. hepsi ayrı güzelmiş. İTÜ'de beşinci senemdeyken ben ve artık eskimişken, artık mezuniyete sayılı gün kalmışken bu duyguları tatmak ne kadar da güzelmiş. Dün Boğaziçi Üniversitesi ile berabere kalmış olsak da, hepimiz onlardan iyi olduğumuzdan yana hem fikirdik. Bekle bizi Antalya turnuvada İTÜ rüzgarı estirmeye geliyoruz..
bir şeyler yazmak istiyorum kimi zaman nedensizce belki de kendim için yazıyorum çoğu kez. bloğum olduğundan haberdar kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez zaten. geçmesin varsın. rahatlamak için yazmak iyi olabiliyor.

bazen bir insanla fazla yakınlaşmanın aramızdaki büyüyü bozacağından korkuyorum. bilir misin bu duyguyu? daha önce oldu galiba. fazla samimiyet tez ayrılık getirebiliyor. yaşayınca insan korkuyor ama yine de kendini geri çekemiyor. çünkü hayat bi sınav değil. bir cevap anahtarı yok. herbirimiz için farklı sorular ve cevaplar olduğuna göre hiçbir sınav tanımına girmiyor gibi.

gerçekten de.. laf kalabalığı değil bu yaptığım. öyle anlar geliyor ki karşımdakinin anlattıkları karşısında, deliler gibi savunduğum şeyi birden unutup onun tarafına geçesim geliyor, yine de çoğu kez yap(a)mıyorum bunu. inkar etsek de egomuz önemli ölçüde yön veriyor hayatlarımıza.
ama bir arkadaşımla konuşurken insanların arkadaş olabilmeleri için egolarını arka planda bırakmaları gerektiğinden bahsetmiştik. doğru gibi. hep ördüğümüz duvarlar değil mi bizi durduran zaten. o duvarları yavaş yavaş yıkan birileri olduğunda içini dökmeye başlıyor insan ister istemez. herkesin, duvarlarını indirdiği an var, ama biz çok azına tanık olabiliyoruz. ha bir de..

jehan barbur iyi ki var. üniversite hayatıma damgasını vurdu resmen kadın. onu dinleyince rahatlıyor içim, sağ ol İTÜ.. ama senle daha sonra vedalaşacağım henüz erken..
bazen, bazı şeyleri bazılarına anlatamadığınızda nedenini sorgularlar ve hiç verilebilecek bi yanıtınız olmaz. hazırlıksız yakalanırsınız. kötü gibi.. ama yalan söylemekten iyi yine de. susmak korkutucu gelse de çoğu kez dürüstlüğün simgesi değil mi. arada bir susmayı denemek gerek, susmayı yeğlemek ve susmak gerek. bunu başarabilmeyi ve başarabilenizi umuyorum.

hayat da böyle biraz. bazen sizden bir şeyler ister ama veremezsiniz. veremediğinizi bilmeli ki üstünüze daha fazla gelmesin. hep doğruları söyleyin demiyorum ama bazen, kendiniz için ve hatta bencilliğiniz için yalan söylemeyin olur mu.. lütfen.